27 Ocak 2008

BOK İÇİNDE YAŞAMAK | Mike DAVİS*

Çoğu şehirde konut krizi kötüleştikçe kötüleşirken, gecekondu bölgeleri ekolojik açıdan önemli korunakları ve muhafaza altındaki sulak arazileri doğrudan istila etmektedir. Mumbai'de gecekondu sakinleri Sanjay Gandhi Milli Parkı'nın içlerine doğru o kadar fazla ilerlemişlerdir ki ara sıra içlerinden bazıları leoparların saldırısına uğrayıp ölür (yalnızca Haziran 2004'te on kişi bu saldırılarda hayatını kaybetmiştir); hatta öfkeli bir leoparın belediye otobüsüne saldırdığı bile olmuştur. İstanbul'da gecekondular Ömerli korusunun yaşamsal derecede önemli sulak arazilerine sızmıştır. Quito'daki gecekondular Antisana su rezervinin etrafını çepeçevre sarmıştır. São Paulo'da ise şehrin su ihtiyacının yüzde 21'ini karşılayan Guarapiranga su rezervinin (nahoş tadıyla ünlü) suyu favela' lar yüzünden daha da fazla kirlenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eldeki suyun içilebilir olmasını sağlamak için São Paulo'nun her yıl 170.000 ton (veya 17.000 kamyon dolusu!) kimyasal kullanmak zorunda olduğu düşünülürse, kentin bu konuda nasıl müşkül bir durumda olduğu daha iyi anlaşılır. Uzmanlar bu tür önlemlerin sürdürülebilir bir çözüm olmadığı uyarısında bulunmaktadır:
São Paulo'daki favela'ların yarısı şehrin su rezervlerinin kenarlarında kurulmuştur. Bu durum kamu sağlığını tehlikeye sokar, zira gecekonducular çöplerini doğrudan rezervlerin veya rezervlere su sağlayan çayların içine atmaktadır. Belediye su şebekelerinin kalite kontrolünden sorumlu sistemler son birkaç yıldır sayılamayacak kadar çok sorun yaşamış. Belediye yetkilileri bağırsak hastalıklarını önlemek için suyu daha fazla klorladıkları gibi, organik madde birikimi nedeniyle aşırı büyüdükleri için alglerin çoğalmasını denetlemekte de zorluk çekiyorlar.(1)
Lağımlar her yerde içme suyu kaynaklarını zehirlemektedir. Kampala'da gecekondulardan sızan sular Victoria Gölü'nü kirletirken, Monrovia'da (iç savaş yıllarından sonra nüfusu 1,3 milyon'a düşmüş, ama altyapısı 250.000'den daha az nüfusa göre tasarlanmış) dışkılar bütün araziyi (kumsalları, sokakları, avluları, çayları) kirletmektedir.(2) Nairobi'nin yoksul bölgelerinde, su kaynakları dışkılar nedeniyle kirlendiği için, su şebekesindeki sular artık içilebilecek nitelikte değildir.(3) Bu arada Mexico City'nin önemli ekolojik tampon bölgelerinden Ajusco dolum alanı çevredeki colonia'lardan gelen çöpler nedeniyle tehlikeli düzeyde kirlenmiştir.(4) Uzmanların tahminlerine göre Latin Amerika'da çöplerin tam anlamıyla yüzde 90'ı hiç işlemden geçirilmeden çay ve nehirlere dökülmektedir.(5)Sağlık açısından değerlendirildiğinde, bütün kıtalardaki yoksul kentlerin tıkanmış, taşan kanalizasyonlardan bir farkı yoktur.

Bok İçinde Yaşamak

Dışkı artığı gerçekten de kentin ezeli çelişkisidir. 1830'larla 1840' larda, Londra ile Avrupa'nın sanayi şehirlerinde kolera ve tifonun iyice artması üzerine endişeye kapılan İngiliz orta sınıfı, parlamentoda pek tartışılmayan bir konuyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Viktorya dönemi uzmanlarından Steven Marcus, "Burjuva bilinci birdenbire, kadını, erkeği, çoluk çocuğuyla milyonlarca İngilizin tam anlamıyla bokun içinde yaşadığını fark etmekten rahatsız olmuştu. Hatta bu insanların bokların içinde boğulup boğulmadığı gibi acilen cevaplandırılması gereken bir soru vardı ortada," der.(6) Gecekondu bölgelerinden gelen pis kokulu "hava"dan kaynaklandığı düşünülen bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasıyla birlikte elit kesim, Friedrich Engels'in Manchester'da görüp kaydettiği türden yaşam koşullarına (bazı sokaklarda "iki yüzden fazla insanın tek bir tuvaleti paylaşmaktadır" ve eskiden doğal bir güzelliğe sahip olan Irk Nehri "pislik ve çöp dolu, pis kokulu, kömür karası bir nehir haline gelmiştir") birden ilgi göstermeye başlamıştı. Marcus, içinde bulunulan ironik durumu Freudcu bir Engels yorumu yaparak dile getirir: "İngiltere'nin zenginliğini onların hayatları üzerinden üretmiş olduğu insanlar nesiller boyu zenginliğin simgesel, olumsuz muadili içinde yaşamaya zorlanmıştı."(7)
Engels'ten sekiz nesil sonra bile bok hâlâ kent yoksullarının hayatını (yine Marcus'tan bir alıntı) "içinde bulundukları toplumsal koşulların, toplumdaki yerlerinin tam bir nesneleştirilmesi" olarak iğrenç bir biçimde kaplamaya devam etmektedir.(8) Hatta Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu adlı kitabını Meja Mwangi'nin yazdığı Going Down River Road (1976) gibi modern bir Afrika romanıyla yan yana koyabilir ve aralarındaki dışkısal ve varoluşsal süreklilikleri görebilirsiniz. "Bu avlulardan birinde," diye yazar Engels Manchester'la ilgili olarak, "üstü kapalı geçidin hemen bitimindeki girişte, kapısı olmayan bir tuvalet var. Tuvalet o kadar pis ki, insanlar avluya ancak kurumuş sidik ve dışkıların sağına soluna basarak girip çıkabiliyorlar."(9) Mwangi de Nairobi'nin 1974'teki durumu hakkında şunları yazar: "Nemli otlakta zig-zag çizerek ilerleyen yolların çoğu insan dışkısıyla doluydu... Üzerinden esen soğuk ve nemli rüzgâr bok ve sidik kokuları arasında o cılız sefalet, belirsizlik ve teslimiyet mırıltılarını taşırdı."(10)
Kaba bir konu bu elbette, ama şehir hayatının ilginç bir biçimde kaçınılması pek mümkün olmayan temel bir sorununu oluşturur. Kent toplumları on bin yıl boyunca kendi atıklarının ölümcül birikimleriyle mücadele etmiştir; en zengin kentler bile dışkılarını nehre akıtır veya yakınındaki denize döker. Günümüzün yoksul megakentleri (Nairobi, Lagos, Bombay, Dakka vs.) Viktorya döneminin pisliğe en alışkın insanlarının bile (The City of Dreadful Night'ta(11) "Büyük Kalküta Kokusu"nu Bombay, Peşaver ve Benares'in kendine has keskin kokularından büyük bir memnuniyetle ayıran Rudyard Kipling'i hariç tutabiliriz belki) dehşete kapılmasına yol açabilecek derecede pis kokulu bok dağlarıdır. Başka insanların çöpleriyle sürekli haşır neşir olmak toplumsal ayrımlar içinde en derin olanıdır. Yoksulların bedenlerinde parazitlerin yaygın olması gibi bok içinde yaşamak da, Viktoryalıların bildiği gibi, iki varoluşsal insanlık durumunu birbirinden kesin olarak ayırır.
Küresel hıfzıssıhha krizi karşısında mübalağa sanatı sönük kalır. Bu krizin kökleri, Üçüncü Dünya'nın çoğu kentsel sorunu gibi, sömürgeciliğe dayanır. Avrupa imparatorlukları yerli halkın yaşadığı bölgelere modern hıfzıssıhha ve su altyapıları sağlamaya genellikle yanaşmamış, onun yerine garnizonlarla beyazların yaşadığı banliyöleri salgın hastalıklardan ayırmak için ırksal bölgeler ve cordons sanitaires (karantina hudutları) oluşturmayı tercih etmişlerdir. Bu nedenle, Akkra'dan Hanoi'ya kadar sömürge-sonrası rejimler hıfzıssıhha konusunda her rejimin kolay kolay baş edemeyeceği büyük eksiklikler devralmıştır. (Latin Amerika şehirlerinin de ciddi hıfzıssıhha sorunları vardır, ama boyutları bakımından Afrika ve Güney Asya şehirlerinin hıfzıssıhha sorunlarıyla mukayese bile edilemez.)
Nüfusu 10 milyon olma yolunda hızla ilerleyen Kinşasa megakentinde atıkların suyla taşındığı tek bir kanalizasyon sistemi bile yoktur. Kıtanın öbür tarafında Nairobi'de 1998'de Kibera semtindeki Laini Saba gecekondu bölgesinde 40.000 kişiye on tane işler durumda tuvalet çukuru düşerken, Mathare 4A'da 28.000 kişiye iki umumi tuvalet düşmekteydi. Bu nedenle gecekondu sakinleri "uçan tuvaletler"e (bunlara "scud füzeleri" de deniyordu) başvurmak durumunda kalıyordu: "Atığı çöp torbasına koyuyor ve en yakın dama veya yola fırlatıyorlardı."(12) Gelgelelim, dışkının yaygın oluşu bazı yenilikçi kentsel geçim kaynakları yaratmıştır: Nairobi'de son günlerde şoförlerin başı "para isteyen, para vermeyenleri arabalarının açık camlarından ellerindeki insan dışkılarını atmakla tehdit eden on yaşlarındaki balici çocuklarla derttedir."(13)
Güney ve Güneydoğu Asya'da hıfzıssıhha Afrika'nın Aşağı Sahra bölgesindekinden hallicedir. On yıl önce Dakka'da 67.000 eve hizmet eden bir su şebekesi ile yalnızca 8500 bağlantısı olan bir atık bertaraf sistemi vardı. Keza, anakent Manila'daki evlerin yüzde 10'undan daha az bir kısmı kanalizasyon sistemine bağlıdır.(14) O görkemli gökdelenlerine rağmen Cakarta hâlâ atık sularının çoğunu açık çukurlara boşaltır. 700 milyon kadar insanın açık havada hacet gördüğü günümüz Hindistanı'nda 3700 şehir ve büyük kasabadan yalnızca 17'sinde atıklar nihai bertaraf işleminden önce temel lağım işlemlerinden geçirilmektedir. Hindistan'da 22 gecekondu mahallesinde yapılan bir araştırmada, bu mahallelerden 9'unda hiçbir tuvalet tesisatı olmadığı, 10'unda 102.000 kişiye 19 tuvalet düştüğü ortaya çıkmıştır.(15) Tuvalet belgeseli Bumbay'ı çeken yönetmen Prahlad Kakkar, onunla röportaj yapan muhabiri şu sözleriyle afallatır: "Nüfusun yarısı içine sıçacağı bir tuvaleti olmadığı için dışarıya sıçıyor. Beş milyon kişi yani. Her biri yarım kilo sıçsa, her sabah toplam iki buçuk milyon kilo bok eder."(16) Keza, Susan Chaplin "1990'da Delhi'de yapılan bir ankette, 1100 gecekonduda yaşayan 480.000 ailenin yalnızca 160 klozete ve 110 seyyar tuvalete erişiminin olduğu ortaya çıkmış. Gecekondu bölgelerindeki tuvalet açığı, gecekondu sakinlerini tuvaletlerini kamuya açık parklar gibi açık alanlara yapmak zorunda bırakmakta, bu da o bölgenin yakınında oturan orta sınıfla aralarında dışkılama hakkı konusunda gerilimlere yol açmaktadır," diye belirtir.(17) Arundhati Roy da 1988'de Delhi'de "kamu alanlarına sıçtıkları için vurulan" üç gecekonducudan söz eder.(18)
Bu arada, piyasa reformlarından sonra gecekonduların tekrar ortaya çıktığı Çin'de çoğu iç göçmen sıhhi tesisattan veya şebeke suyundan yoksun bir yaşam sürmektedir. Dorothy Solinger şunları yazar: "Beijing'de altı binden fazla insanın tek bir tuvaleti kullandığı gecekondulara tıkılmış insanlardan, Şenzen'de yüzlerce insanın şebeke suyundan yoksun yaşadığı elli haneli bir gecekondu mahallesinden söz eden raporlar var... 1995'te Şanghay'da yapılan bir araştırma göçmelerin yaşadığı 4500 evin yüzde 11'inde bir tane tuvalet bulunduğunu ortaya koymaktadır."(19)
Herkesin önünde hacetini görmek herkes için aşağılayıcı bir durum elbette, ama her şeyden önce feminizmi ilgilendiren bir konudur bu. Yoksul şehirli kadınlar, özel hijyenik bir ortamdan yoksun olmak ile katı edep kurallarına uymaları beklentisi arasında köşe kapmaca oynamaktan iyice helak olmuş durumda. "Tuvaletin olmayışı," diye yazar gazeteci Asha Krishnakumar, "kadınları perişan eder. Haysiyetlerini, sağlıklarını, güvenliklerini ve mahremiyet duygularını çok kötü etkiler, bunun dolaylı olarak okur yazarlık durumlarıyla üretkenlikleri üzerinde de olumsuz etkileri olur. Kadınlarla genç kızlar dışkılamak için karanlığın çökmesini beklerler, bu da tacizlere, hatta cinsel saldırılara maruz kalmalarına neden olur."(20)
Bangalore'un ("Parlayan Hindistan"ın yüksek teknolojili poster şehri) gecekondu mahallelerinde yoksul kadınlar paralı tuvaletleri kullanamadıklarından yıkanmak veya ihtiyaçlarını görmek için akşamı beklemek zorundadır. Araştırmacı Loes Schenk-Sandbergen şunları yazar:
Erkekler her zaman ve her yere işeyebilirken, kadınların zorunlu ihtiyaçlarını ancak gündoğumundan önce ve günbatımından sonra karşıladıkları görülür. Tehlikelerden sakınmak için sabah saat beşte gruplar halinde... çoğunlukla yılanların saklandığı bataklıklara veya farelerle başka kemirgenlerin cirit attığı ıssız çöp alanlarına giderler. Kadınlar çoğunlukla akşamları açık araziye gitmek zorunda kalmamak için gündüzleri bir şey yemediklerini söylüyorlar.(21)
Keza Bombay'da kadınlar ihtiyaçlarını "sabahları iki ile beş arasında görürler, çünkü mahremiyetlerini ancak bu saatler arasında koruyabilirler." Yazar Suketu Mehta, genellikle bozuk oldukları için umumi tuvaletlerin kadınlara bir çözüm sunmadığını belirtir: "Kuburları aylarca, hatta yıllarca tıkalı olduğu için insanlar tuvaletin her tarafına dışkılar."(22)
Hıfzıssıhha krizine bulunan çözüm (en azından Chicago ve Boston'da rahat koltuklarında oturan bazı ekonomi profesörlerine göre) kentsel arıtmayı küresel bir iş haline getirmek olmuştur: Gerçekten de Washington destekli neoliberalizmin en büyük başarılarından biri, umumi tuvaletleri dış borçların ödenmesinde para noktaları olarak kullanmak olmuştur (paralı tuvaletler Üçüncü Dünya gecekondularında büyüyen bir sanayidir). Gana'da 1981'de askeri yönetim umumi tuvaletler için bir kullanım tarifesi hazırlamış, 1990'larda da tuvaletler özelleştirilmişti; şimdi ise bunlar kârlılık açısından birer "altın madeni" olarak tanımlanmaktadır.(23) Gana Meclisi üyelerinin kârlı ihaleler kazandığı Kumasi'de bir ailenin günlük özel tuvalet kullanım masrafı asgari ücretin yüzde 10'u civarındadır mesela.(24) Keza Kenya'daki Mathare gibi gecekondu mahallelerinde özel tuvaletlere yapılan her ziyaretin bedeli 6 centtir (ABD centi): Bu çoğu yoksul için çok yüksek bir meblağdır, o nedenle tuvaletlerini açık araziye yapmayı, o parayı da su ve yiyeceğe harcamayı tercih ederler.(25) Aynı durum Kampala'daki gecekondu bölgeleri (Soweto ve Kamwokya gibi) için de geçerlidir; buralarda umumi tuvaletlerin bedeli yüz şilin gibi korkunç bir rakamdır.(26)


Notlar:

(1)Taschner, "Squatter Settlements and Slums in Brazil", s. 193; Luis Galvão, "A Water Pollution Crisis in the Americas", Habitat Debate (Eylül 2003), s. 10.
(2)The News (Monrovia), 23 Ocak 2004.
(3)Peter Mutevu, "Project Proposal on Health and Hygiene Education to Promote Safe Handling of Drinking Water and Appropriate Use of Sanitation Facilities in Informal Settlements", brifing, Nairobi (Nisan 2001).
(4)Imparato ve Ruster, Slum Upgrading and Participation, s. 61; Pezzoli, Human Settlements, s. 20.
(5)Stillwagon, Stunted Lives, Stagnant Economies, s. 97.
(6)Stephen Marcus, Engels, Manchester and the Working Class, New York 1974, s. 184.
(7)A.g.y.Metne dön
(8)A.g.y., s. 185.
(9) Friedrich Engels, The Condition of the Working-Class in England in 1844, Marx-Engels Collected Works, C. 4, Moskova 1975, s. 351 (Türkçesi: İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu, çev. Y. Fincancı, Ankara: Sol, 1997).
(10) Meja Mwangi, Going Down River Road, Nairobi 1976, s. 6.
(11)Kipling, The City of Dreadful Night, s. 10-11.Metne dön
(12)Katy Salmon, "Nairobi's 'Flying Toilets': Tip of an Iceburg", Terra Viva (Johannesburg), 16 Ağustos 2002; Mutevu, "Project Proposal on Health and Hygiene Education."
(13)Andrew Harding, "Nairobi Slum Life" (yazı dizisi), Guardian, 4, 8, 10 ve 15 Ekim 2002.
(14)Berner, Defending a Place, s. xiv.
(15) BM-HABITAT, Debate 8:2 (müzakere raporu) (Haziran 2002), s. 12.
(16)Aktaran Mehta, Maximum City, s. 127.
(17)Susan Chaplin, "Cities, Sewers and Poverty: India's Politics of Sanitation", Environment and Urbanization 11:1 (Nisan 1999), s. 152. "Dışkılama hakkı" konusundaki bu sınıf mücadelesi sömürge kentlerinde görülen kronik bir çatışmanın devamı niteliğindedir. Örneğin Gooptu, 1932'deki Kanpur gecekonducuları vakasını örnek verir. Belediye Meclisi seyyar tuvalet taleplerini sert bir şekilde reddedince Kanpur sakinleri devlet memurlarının bungalovlarının yakınındaki bir sahayı işgal edip burayı (protesto için) toplu tuvalet mekânı olarak kullanmışlar. Hemen polis çağırılmış, ardından isyan başlamış (Gooptu, The Politics of the Urban Poor in Early Twentieth-Century India, s. 87.)
(18)Arundhati Roy, "The Cost of Living", Frontline 17:3 (5-8 Şubat 2000).
(19) Solinger, Contesting Citizenship in Urban China, s. 121.Metne dön
(20) Ashna Krishnakumar, "A Sanitation Emergency", Focus 20:24 (22 Kasım-5 Aralık 2003).Metne dön
(21)Loes Schenk-Sandbergen, "Women, Water and Sanitation in the Slums of Bangalore: A Case Study of Action Research", Schenk, Living in India's Slums içinde, s. 198.
(22)Mehta, Maximum City, s. 128.Metne dön
(23)Deborah Pellow, "And a Toilet for Everyone!" Mills-Tetley ve Adi-Dako, Visions of the City içinde, s. 140. Metne dön
(24)Nick Devas ve David Korboe, "City Governance and Poverty: The Case of Kumasi", Environment and Urbanization 12:1 (Nisan 2000), s. 128-30.
(25)Salmon, "Nairobi's 'Flying Toilets'".
(26)Halima Abdallah, "Kampala's Soweto", The Monitor (Kampala), 19-25 Kasım 2003.

*Mike DAVİS, Amerikalı yazar, kent kuramcısı, tarihçi ve aktivist.

25 Ocak 2008

KEMALİZM, STALİNİZM ve TÜRK SOLU

Aranızda İşçi Partisi'nin yürüyüşlerde, gösterilerde niye Türk bayrakları taşıdığını, duvarlara niye Mustafa Kemal afişleri astığını merak eden var mı? Ya İP'in yayınevi Kaynak Yayınları'nın niye 'Türkiye'de ilk kez' diye övüne övüne Mustafa Kemal'in tüm eserlerini yayınladığını? Koyu milliyetçi olduğunu düşünüp İP'i zaten 'sol' bir parti olarak ciddiye almıyorsanız, Türk solunun geniş kesimlerinin 'ulusal onur', 'ulusal bağımsızlık' ve her türlü ulusal özelliğe düşkünlüğünün kaynaklarını merak eden var mı?

Bunların cevabını, Türk solunun kemalizmden yoğun bir biçimde etkilenmesinin tarihsel kökenlerini, kısmen de olsa, Gün Zileli'nin Yarılma adlı anılarında bulmak mümkün.

Bir sahne düşünün. Yıllardan 1969, günlerden 10 Kasım. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde tüm solcu öğrenciler, Fikir Kulübü üyeleri, Dev-Genç üyeleri birikmişler. Saat 9.05'e "bütün fabrikaların düdükleri ve devlet dairelerinin sirenleri hep bir ağızdan ötmeye başlayınca Fakültenin önünde büyük bir huşu içinde saygı duruşuna geçmiştik. O sırada caddede bir adamın, saygı duruşuna uymayarak yürüdüğünü gördük... Adamın Ata'ya yaptığı bu saygısızlığa karşı çok öfkelenmiştik, ama yeni bir saygısızlık yapıp saygı duruşunu bozamıyorduk... Fabrika düdükleri susar susmaz ok gibi yerimizden fırladık..." Ve adam eşek sudan gelene kadar dövülür. Aynı gün, Anıt Kabir ziyaretinden sonra, solcu öğrenciler Ulus'taki eski Meclis binasına yürür. Burada "anti-emperyalist bir bildiri okunacaktı. Çünkü eski Meclis, 'bağımsızlık' savaşı veren 'anti-emperyalist' bir meclisti. MDD'ci gençlik kendi seleflerini bu Mecliste bulduğunu gösterecek, bu münasebetle Atatürk'ün yolundan gidildiğine ilişkin bir mesaj verilmiş olunacaktı".

Birkaç ay öncesinde, Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in cenazesini şeriatçılar basınca, "bütün yargı organı üyeleri, bütün üniversite öğretim üyeleri ve neredeyse bütün devlet erkanı", "gericiliği kınamak" için bir yürüyüş yapar. Sol sevinç içindedir: hep bekledikleri 'asker sivil aydın zümre', yani 'milli' burjuvazi, sokağa dökülmüştür. Yürüyüşe "Fikir Kulüpleri Federasyonu da bütün gücüyle katıldı". Yürüyüş nereyedir? Anıt Kabir'e elbet! Bir grup devrimci genç, Vietnam'dan sonra Ankara'ya atanan Amerika büyükelçisi Kommer'i üniversiteye kabul eden ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş'ı "bu kutsal mekana" sokmamaya çalışırlar. Gençlerin arasında Mahir Çayan, Münir Aktolga, Cengiz Çandar, Atıl Ant gibi isimler vardır. Aynı kitle bir ay sonra da Tandoğan Meydanı'nda 19 Mayıs bayramını kutlamak için harekete geçer.

İki gün sonra, "Mihri Belli'nin annesinin Demirtepe'deki evinde, o dönemde İstanbul ve Ankara'da gençlik mücadelesinin en ön safında yer alanların katıldığı bir değerlendirme toplantısı" düzenlenir. Toplantıya katılanlar arasında, Mihri Belli'nin yanı sıra, bir yanda Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Yusuf Küpeli, öte yanda Doğu Perinçek, Gün Zileli, Oral Çalışlar vardır. Hareketin bu kanadı bölünmek üzeredir: "Toplantı, aslında, FKF içindeki iki rakip kesimin düellosu niteliğindeydi". Bir yanda Mahir ve Deniz gibilerinin önderliğinde silahlı mücadeleyi, Latin Amerika tipi fokoculuğu, kent gerillalığını ön plana çıkaran THKP-C, THKO gibi örgütler, diğer yanda Perinçek önderliğinde Maocu PDA (Proleter Devrimci Aydınlık) ile başlayıp günümüzün İşçi Partisi'ne kadar gelen akım ortaya çıkar.

Hareket bölünür, ama iki kanat arasında anlamlı bir siyasi fark yoktur. Perinçek her şeyi Pekin'den öğrenirler ama, örneğin, Deniz'in de yakasında Mao rozeti vardır. PDA Rusya'ya 'sosyal emperyalist' der, Mahir'ler demezler, ama iki taraf da Stalin'in ölümünden beri Rusya'nın 'revizyonist' olduğu konusunda hemfikirdir. Deniz'lerle Mahir'ler hemen gerilla mücadelesine başlamak istedikleri için daha radikal görünürler, ama Perinçek de illegal örgüt kurma çabası içindedir. PDA işçi sınıfının varlığından bile habersizdir (Zileli, "bir Yazı Kurulu toplantısındaki tartışmada, daha önce ortaya attığı 'işçi sınıfının önderliğinin objektif ve sübjektif koşulları yoktur' teorisini haklı çıkarma çabası içinde olan Şahin Alpay'ın 'arkadaşlar, bana bir tane sosyalist işçi gösterir misiniz, ben şu zamana kadar hiç sosyalist işçiye rastlamadım'" deyişini anlatıyor), ama 15-16 Haziran olayları patlak verdiğinde (yani Şahin Alpay'ın ricasından birkaç ay sonra) tüm solun hayretler içinde kalır.

İki kanadın temel siyasi benzerliği, aralarındaki farklılıktan çok daha önemlidir. Her şeyden önce, Mihri Belli'nin etkisiyle, her iki kanat da aslen Menşeviklerin tezi olup daha sonra stalinizm tarafında 'marksizm' katına yükseltilmiş olan aşamalı devrim anlayışına sahiptir. Kısacası, feodal veya yarı feodal bir ülke olan Türkiye'de sosyalizmin koşulları yoktur, işçi sınıfı az ve geridir, önce bir 'demokratik devrim' aşaması gereklidir, ve bu Milli Demokratik Devrim'i 'asker sivil aydın zümre' gerçekleştirecektir (veya en azından önemli bir rol oynayacaktır). Bu devrim anti-emperyalist olacak ('bağımsız' Türkiye'yi gerçekleştirecek) ve diğer 'demokratik' sorunları çözecektir. Doğrudan stalinizmden alınan bu anlayış, Türkiye'de verimli bir toprak bulmuştur. Çünkü, görünüşte, tam da böyle bir 'asker sivil zümre', bir 'milli' burjuvazi vardır. Üstelik bu zümre daha 40 yıl önce, görünüşte, tam da kendisinden beklediğimiz gibi bir 'anti-emperyalist devrim' gerçekleştirmiştir. Kimdir bunlar? Kemalistler tabii.

Böylece, 1960'larda yükselen Türk solunun en geniş kesimi stalinizm ile kemalizmin bu kusursuz alaşımını 'marksizm' olarak öğrenir ve MDD'cilik olarak uygulamaya çabalar. Bu alaşımı kendi kişiliğinde simgeleyen 'öğretmen' ise Mihri Belli'dir.

Gün'ün anılarıyla birlikte, Mihri Belli'nin de anılarını okumak gerek. Mihri Belli 1960'lara gelindiğinde eski TKP'li bir 'eski tüfek'tir. Marksizmi Moskova'dan, milliyetçiliği Mustafa Kemal'den ve Türk ordusundan öğrenmiş, siyasi görüşlerini bu ikisinden yoğurmuştur. Şöyle der anılarında: "1968'de SBF'de verdiğim 'Türkiye'de karşıdevrim' konulu konferansta Kurtuluş Savaşı ruhuna bağlılık anlamında 'Kemalistlik ile Marksizm arasında aşılmaz duvar yoktur... diye söze başlamış[tım]... Tekrar ediyorum: tutarlı bir Türk yurtseveri, bugünkü dünyada ve Türkiye gibi bir toplumda yurtseverliğine gölge düşürmeyecekse mutlaka, er geç çağımızın devrimci düşüncesini, yani Marksizmi benimsemek zorundadır". Anılarının bir bölümüne "Türkiye'nin onurunu kurtardık" başlığını atar (komünistler kurtarmış yani). İkinci Dünya Savaşı yıllarında askerlik yaptığı ordudan söz ederken, o ordunun Kurtuluş Savaşında savaşmış ordu olduğunu, "bugünkü" (yani 1990) ordudan farklı olduğunu anlatır sürekli olarak. Ordunun ne zaman 'ilerici' bir güç olmaktan çıkıp Marks'ın anlattığı gibi egemen sınıfın bir aracı haline geldiğini düşünür Mihri Belli, bilemiyorum, ama 1960'larda hâlâ 'yurtsever' subayların 'ilerici' bir darbesini beklemektedir.

Stalinizm; kemalizm; milliyetçilik; milliyetçilikten ayırdedilemeyen bir anti-emperyalizm; sınıf güçlerine değil, milli güçlere ve bu arada ordu ile burjuvazinin bir kesimine güvenme. İşte Türk solunun egemen geleneğinin ana unsurları. Bugün bunların tümünü hâlâ savunan sadece İşçi Partisi kaldı. Solun geri kalanı o kadar aymaz olmadığı için, ordu ile burjuvazinin bir kesimine güvenme kısmından vaz geçti (daha doğrusu, 1971 ve 1980 darbeleriyle, ordu ve burjuvazi ilerici olmadığına, Stalin'in yanıldığına zorla ikna etti Türk solunu). Diğer unsurlar ise, İşçi Partisi'nin dışında da aynen berdevam: yayınlarında 'ulusal onur' kavramını sık sık kullanan, Vatan adlı gazeteler yayınlayan, misak-ı milli sınırlarına burjuvazi kadar düşkün olan bir sol var Türkiye'de.

Peki, başka bir gelenek yok muydu? Vardı. Zileli'nin anlattığı ve yukarıda aktardığım bölünme ile aynı süreç içinde, hem Zileli hem Belli'nin içinde bulundukları MDD hareketi ile sosyalist devrim taraftarları (SD'ciler) arasında daha da keskin bir yol ayrımı gerçekleşiyordu. Hemen herkes, hem MDD'ciler hem SD'ciler, TİP üyesi olmakla birlikte, 1969'a gelindiğinde siyasi farklılıklar iyice netleşmişti. Zileli'nin sözleriyle: "FKF III Kongresi, MDD'ciler için son düelloydu... müthiş bir ideolojik saldırıya geçti[k]. Artık... 'MDD'ci olmadığımız' ya da 'TİP'e bağlı olduğumuz' gibi ideolojik örtülere de ihtiyaç duymuyorduk... bu özgüveni sağlayan en önemli şey, teorik üstünlükten çok, 1968 yılında yükselen öğrenci hareketleri ve büyük anti-emperyalist dalgaydı". MDD'ciler "yelkenlerini gençlik mücadelesinin rüzgarıyla doldururken", SD'ciler adeta rüzgara karşı kürek çekercesine "Türkiye'nin kapitalist olduğu, 'milli burjuvazi' diye bir kesim olmadığı, 'asker sivil aydın zümre' denen şeyin Türkiye'nin yönetici bürokrat eliti olduğu" tezleriyle ve "'toprak köylünün, fabrika işçinin' sloganlarıyla (biz, 'milli burjuvazi'yi ürküteceği gerekçesiyle bu slogana karşı çıkıyorduk) ve Çekoslovakya'nın işgaline karşı aldıkları" tavırla karşı koymaya çalışır.

MDD'cilerin ayrılmasıyla SD'cilerin örgütü haline gelen TİP farklı bir geleneği temsil etmektedir. Bu, Maoculuğa, üçüncü dünyacılığa, gerillacılığa bulaşmamış, köklerini 1917 devrimine dayandırdığı iddiasına sahip olduğu için işçi sınıfının en azından bilincinde olan, Çin veya Küba devrimlerine değil Sovyet devrimine öykünen, daha saf stalinist bir gelenektir. Stalinizm ile maluldur, marksizmi Moskova Bilimler Akademisi'nden öğrenir, ama en azından gözünü işçi sınıfına diker, sendikalarda çalışmayı bilir, kırlarda değil fabrikalarda örgütlenmeye çabalar. Ne var ki, TİP'in ortaya çıktığı yıllarda, Avrupa komünist partileri Moskova'nın yönlendirmesiyle 'Avrupa Komünizmi'ne çark etmiş, açıkça parlamenter, reformist partiler haline gelmişlerdir. TKP'nin yarı resmi yüzü olan TİP de bundan nasibini alır. Parlamenter, pasif bir partinin ise Mahir, Deniz, Gün gibi sabırsız, hemen devrim yapmak isteyen gençleri kazanma şansı yoktur. Kaldı ki, stalinizmin meşrulaştırdığı, marksizme dahil ettiği milliyetçiliği (yani Türkiye'deki sürümüyle kemalizmi) TİP de paylaştığı için, TİP teorisyenleri hem daha kemalist hem daha radikal olan MDD'cilere karşı baştan yeniktirler. Dolayısıyla, TİP etkisizleşir, ama temsil ettiği gelenek günümüzün SİP'ine kadar gelir.

Hem 'Moskovacı', katıksız stalinist gelenek, hem MDD'ci stalinist gelenek, 1968-71 yıllarının öncesinde de sonrasında da tarifsiz acılar çekerek, müthiş kişisel özverilerle mücadele etmiş, hapis yatmış, işkence görmüş, idam edilmiş kişilerden oluşuyor. Hiçbirinin kararlılığını, inancını sorgulamam. Ama korkarım, stalinizmle kemalizmin alaşımını marksizm olarak düşünmeye devam edenleri daha çok acılar bekliyor.

• Roni MARGULİES

19 Ocak 2008

BEYAZ AMERİKA | IRKÇI BEYAZ ADAM

"Irkçı beyaz adamın" hikâyesi...

UYGARLIKLAR ÇATIŞMASI


"Uygarlık"kavramı, esas olarak, dil, ırk ve din birliğine dayandırılıyor. Avrupa, böylece kendine "uygar" olmayan yerlere müdahale etmek için ideolojik gerekçeler yaratıyor. " Irk birliği" fantezisi de daha baştan kavramın içinde olduğundan, böyle sınırlı, tüm insanlığın hikâyesini, uzun tarihsel karşılıklı etkileşim sürecini, en basitinden antropolojiyi göz önüne almayan bir "uygarlık" tanımı da, kolaylıkla "üstün ırk" varsayımını doğurabiliyor. Bu "uygarlık" kavramı daha baştan "emperyalist ve ırkçı" bir içerikle doğdu.
"Uygarlıklar çatışması" tezi de tarihsel koşulların, "soğuk savaş sonrasının", ABD hegemonyasının ideolojik ve kültürel kapasitesinin zayıfladığı bir dönemin ürünü. ABD'nin, hegemonyacı bir ülke olarak, "soğuk savaş" boyunca, yönlendirdiği batı ülkeleri üzerindeki etkisi zayıflıyor, "tek kutuplu" dünya projesini benimsetemiyordu. ABD'nin de zayıflayan etkisini yeniden kurabilmek için, dünyayı, " ABD liderliğindeki ülkeler ve diğerleri" olarak yeniden tanımlaması, bu tanımı diğer ülkelere de kabul ettirmesi gerekecekti.
Bu amaçla üç kavram servis edildi. "Tarihin Sonu", "Küreselleşme" ve "Uygarlıklar Çatışması". İlk ikisi serbest piyasa kapitalizmine boyun eğdirecek araçlar, üçüncüsü ise "batı ve diğerleri" kamplaşması içinde, gerekli siyasi koşulları sağlayacak bir tez olarak gündeme düşürüldü.

18 Ocak 2008

GELENEK